ISSN: 1300-4115
İzmir Göğüs Hastanesi Dergisi - Göğüs Hastanesi Dergisi: 31 (2)
Cilt: 31  Sayı: 2 - 2017
ORIGINAL ARTICLE
1.
DİFFÜZ PARANKİMAL AKCİĞER HASTALIKLARINDA BRONKOALVEOLAR LAVAJIN TANISAL DEĞERİ: 100 OLGUNUN ANALİZİ
DIAGNOSTIC VALUE OF BRONCHOALVEOLAR LAVAGE IN DIFFUSE PARENCHYMAL LUNG DISEASES: ANALYSIS OF 100 CASES
Nilgün YILMAZ DEMİRCİ, Zarife ABDULLAYEVA, Can ÖZTÜRK, Haluk TÜRKTAŞ
Sayfalar 65 - 72
Giriş: Bronkoalveolar lavaj (BAL) rutin fleksibl fiberoptik bronkoskopi (FOB) işleminin bir parçası olan çeşitli akciğer hastalıklarının etyopatolojilerinin aydınlatılması, tanısının konulması ve tedavisinin kolaylaştırılması amacıyla uygulanan yöntemdir. Alveoler proteinozis, pneumocystis carinii pnömonisi, maligniteler, alveoler hemoraji ve eozinofilik pnömoni de sadece BAL ile tanı konulabilmektedir. Gereç ve Yöntem: İnterstisyel akciğer hastalığı ön tanısı ile kliniğimizde Ocak ve Aralık 2016 tarihlerinde tetkik edilen ve tanı amaçlı BAL uygulanan ardışık 100 olgu retrospektif olarak değerlendirildi ve ulusal veriler eşliğinde tartışıldı. Bulgular: Hastaların 47 (%47)’si erkek, 53 (%53)’ü kadın, yaş ortalaması 53.6 (23-86) idi. Altı olgu aktif sigara içici, 38’i sigarayı bırakmış ve 56’sı hiç sigara içmemişti. BAL en çok sağ orta loba uygulanırken (n=77), sol üst lob lingula (n=18), sağ alt lob (n=3), sol alt lob (n=2) ve sağ üst lob (n=1) diğer BAL uygulanan yerler olmuştur. 3 olguda işlem esnasında satürasyon O2 < %90 olmuş ancak ek müdahaleye gerek kalmadan yükselmiştir. 2 olguda ise 50 ml'den az kanama gelişmiştir. Son tanılara baktığımızda 34 olgu sarkoidoz, 18 olgu sigara ile ilişkili akciğer hastalığı 14 olgu hipersensitivite pnömonisi, 10 olgu idiyopatik pulmoner fibrozis, 7 olgu bağ doku hastalığı akciğer tutulumu, 3 olgu eozinofilik akciğer hastalığı, 4 olgu akciğer kanseri, 2 olgu kriptojenik organize pnömoni, 1 olgu pulmoner alveolar proteinozis olarak değerlendirildi. Tartışma: Göğüs hastalıkları disiplininde parankimal akciğer hastalıkları teşhisinde kullanılabilecek hızlı ve oldukça güvenilir minimal invaziv bir tanı yöntemi olan BAL işleminin standardizasyonu klinik ve radyoloji ile birlikte değerlendirildiğinde tanıya katkısı büyük olacaktır.
Introduction: Bronchoalveolar lavage (BAL) is a part of routine fiberoptic bronchoscopy procedure that is used for the purpose of diagnosing and facilitating the etiopathology of various lung diseases. Alveolar proteinosis, pneumocystis carinii pneumonia, malignancy, alveolar hemorrhage and eosinophilic pneumonia can be diagnosed only by BAL. Material and Methods: We evaluated 100 consecutive patients who had been diagnosed with interstitial lung disease and BAL had been performed between January and December 2016. Results: 47 (47%) of the patients were male, 53 (53%) were female, the mean age was 53.6 (23- 86). 6 were active smokers, 38 had quitted smoking and 56 had never smoked. BAL was applied to the right middle lobe (n = 77), lingula (n = 18), right lower lobe (n = 3), left lower lobe (n=2) and right upper lobe (n=1). In 3 cases, during the procedure O2 saturation was <90% but no further intervention was required. In 2 cases, less than 50 ml bleeding was developed. As a final diagnosis; 34 cases was evaluated as sarcoidosis, 18 cases as smoking-related lung disease, 14 cases as hypersensitivity pneumonia, 10 cases as idiopathic pulmonary fibrosis, 7 cases as connective tissue disease- lung involvement, 3 cases as eosinophilic lung disease, 4 cases as lung cancer, 2 cases as cryptogenic organizing pneumonia, 1 case as pulmonary alveolar proteinosis. Discussion: BAL procedure, which is a fast and highly reliable minimally invasive diagnostic tool of the chest diseases discipline, can be used in the diagnosis of parenchymal lung diseases, the standardization of the procedure, will increase the diagnostic value.

2.
İNHALER İLAÇ DEĞİŞİMLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ: FORM, ETKEN MADDE, SÜRE VE SEBEPLER
THE ASSESSMENT OF THE CHANGES ON INHALATION DRUGS: FORM, ACTIVE INGREDIENT, PERIOD AND CAUSES
Pınar BOL, Gülnur GÜL, Orhan IŞIK, Özgür USLU, Ahmet Emin ERBAYCU
Sayfalar 73 - 78
Giriş: Kronik solunum hastalıklarında inhaler ilaç kullanımı ve hastanın ilaca uyumunun tedavinin etkinliğini arttırmadaki rolü bilinmektedir. Çalışmanın amacı, inhaler ilaç formlarının değişme nedenleri ve form / etken madde değişiminin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Şubat-Mayıs 2014 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi, İnhaler İlaç Eğitim Birimi’ne, yeni kullanacakları inhaler ilacın eğitimi amacıyla başvuran hastalar alınmıştır. Hastaların teşhisi, kullandığı ilaç formu, etken maddesi, ilacın hangi sürede değiştiği ve yeni kullanmaya başlanılan ilaç kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 105 hasta dahil edilmiştir. Yeni kullanacakları inhaler ilaçlar için eğitim almak amacı ile başvuran hastaların yaklaşık yarısının ilacının ilk bir ayda değişikliğe uğradığı tespit edilmiştir. İlaçlar benzer oranlarda aynı kurum - aynı hekim ve aynı kurum - farklı hekim tarafından değiştirilmiştir. İlacı değişen hastaların çok azının (%3,8) hekiminden ilacını değiştirmesini talep ettiği, büyük çoğunluğunun (%96,2) hekim insiyatifi ile değiştirildiği tespit edilmiştir. Hastaların %49,5’inde kullanacakları yeni ilacın önceki ilaçtan etken maddesi açısından farklı olduğu, %50,5’inde aynı olduğu görülmüştür. İlacı almaya yarayan yardımcı cihazların değişimi incelendiğinde, diskus/sanohaler şeklinde ilaç kullanan hastaların genellikle inhaler kapsül - inhaler şeklindeki ilaca, inhaler tarzda ilaç kullanan hastaların genellikle inhaler kapsül- diskus/sanohaler şeklindeki ilaca, inhaler kapsül şeklinde ilaç kullanan hastaların ise inhaler kapsül, inhaler ilaç veya diskus/sanohaler şeklindeki ilaca geçiş yaptığı görülmüştür. Sonuç: İnhaler ilaç değişimleri genellikle ilk bir ayda, hekim insiyatifi ile yapılmaktadır. Hem etken madde hem de formlar değişikliğe uğramakta, en sık değiştirilen form ölçülü doz inhalerlerdir.
Introduction: The role of the use of inhalation drug and the patient’s coordination on increasing the drug efficiency is known in patients with chronic pulmonary diseases. The aim of the study was to assess the causes of the inhalation drug changes and form / active ingredient. Material and Methods: Patients those visited to the Teaching Unit of Inhalation Drug at Chest Diseases Teaching and Research Hospital, between February-May 2014, in order to have education for their new prescription with inhalation drug were included. The diagnosis, form of the drug used, active ingredient, the period of the drug change and newly precribed drug was recorded. Results: 105 patients were included. Of the patients visited the unit to get education of the new drug, half had a drug change in first one month. The decision of the change were done by the same institution - same doctor and same institution - another doctor with similar rates. A small group (3,8%) requested a drug change, while the change were done usually by the doctor (96,2%). In 49,5% of the patients, new drugs had another active ingredients where 50,5% had the same. When the changes for inhalation devices were evaluated, the changes were diskus/ sanohaler to inhaler capsule - inhaler, inhaler to inhaler capsule - diskus/sanohaler, inhaler capsule to inhaler capsule, inhaler or diskus/sanohaler. Discussion: The changes in inhalation devices are usually done in first month of the use and with doctor initiative. Both active ingredients and form of devices are changed where the mostly changed device is metered dose inhaler.

3.
SARKOİDOZ VE İNTERSTİSİYEL AKCİĞER HASTALIKLARINDA NÖTROFİL LENFOSİT ORANI FARKLI MIDIR?
IS THE NEUTROPHIL-TO-LYMPHOCYTE RATIO DIFFERENT IN SARCOIDOSIS AND INTERSTITIAL LUNG DISEASES?
Ülkü AKA AKTÜRK, Nagihan DURMUŞ KOÇAK, Sinem GÜNGÖR, Murat YALÇINSOY, Emine AKSOY, İpek ÖZMEN, Baran GÜNDOĞUŞ, Lale DAĞYILDIZI, Meltem AĞCA, Dildar DUMAN, Selahattin ÖZTAŞ, DİLEK Yavuz, Hasan ÖZGEN, Tülin SEVİM, Esen AKKAYA, Zuhal KARAKURT
Sayfalar 79 - 86
Giriş: Son yıllarda nötrofil lenfosit oranı (NLO) yeni bir inflamatuat marker olarak önem kazanmaktadır. Literatürde sarkoidoz, tüberküloz ve interstisiyel akciğer hastalıkları ile NLO arasındaki ilişki çok az çalışmada yer almıştır. Bu çalışmada amacımız sarkoidoz ve interstisiyel akciğer hastalığı tanısı almış hastalarda ilk başvuru sırasında NLO arasında fark olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz otomasyon sisteminde 2008-2014 yılları arasında ICD kodlama sisteminden D86(sarkoidoz) ve J84 (Interstisiyel akciğer hastalığı) ve alt kodları girilen hastalar taramaya alındı. Bu hastaların dosyaları incelenerek tanısı kesin olmayanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ilk başvuru sırasındaki yaş, cinsiyet, hematolojik parametreler, C- reaktif protein (CRP), sedimentasyon, Angiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) ve NLO değerleri kaydedildi ve heriki hastalık grubu bu parametreler açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmada hastane otomasyon sisteminde sarkoidoz ve interstisiyel akciğer hastalığı olarak tanı almış ve International Classification of Disease diagnostic code (ICD) sistemine göre D86 ve J84 olarak kodlanmış 4709 hasta taramaya alındı. Dahil edilme kriterlerine uyan 1039 hasta analiz edildi. Sarkoidoz grubunda yaş ortalaması 49±14 olup % 67’si kadındı. İnterstisiyel akciğer hastalıkları grubunda ortalama yaş 60±17 olup % 57’si kadın idi. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. İnterstisiyel akciğer hastalığı grubunda beyaz küre sayısı, nötrofil, monosit ve lenfosit sayısı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). Öte yandan sarkoidoz grubunda NLO 2.37±3.1,interstisiyel akciğer hastalığı grubunda ise 2.45±4.4 olarak hesaplandı ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.53). Tartışma: Çalışmamızda sarkoidoz ve interstisiyel hastalık grubunda ilk başvuruda NLO değerleri arasında fark saptanmamıştır ve ilk başvuruda ayırıcı tanıda yardımcı bir parametre olduğu söylenemez. İleride planlanacak çalışmalarda, NLO değerinin ayırıcı tanıdan ziyade bu hastalık gruplarının takibinde kullanılması önerilebilir.
Introduction: In the last few years the neutrophilto- lymphocyte rate (NLR) is gaining attention as a new inflammatory marker. The aim of our study was to investigate the NLR values of sarcoidosis and interstitial lung disease patients at the first admission to the hospital. Material-method: The study consists of patients diagnosed with the ICD codes D86 (sarcoidosis), J84 (interstitiel lung disease) between 2008 and 2014 identified using the hospital automation system.The age, ender,hematologic parameters, Creaktive protein (CRP), sedimentation,angiotensin converting enzyme (ACE) levels on first admission to hospital were analyzed and the NLR values were calculated. Both disease groups were compared according to the present parameters. Results: In our study 4704 patients diagnosed with the ICD codes J84 (interstitial lung disease) and D86 (sarcoidosis) in the hospital automation system were evaluated and 1039 patients that met the inclusion criteria were included in the study. The difference in age and gender between both groups was statistically significant. The white blood cell, neutrophil, monocyte and lymphocyte count was higher in the interstitial lung disease group than the sarcoidosis group and the difference was significant statistically (p<0.001). On the other hand the NLR was calculated as 2.37±3.1 in the sarcoidosis group and as 2.45±4.4 in the interstitial group however this difference was not statistically significant (p=0.53). Discussion: In our study it is difficult to say that the NLR values of patients at hospital admittance benefit the doctor in differentiating sarcoidosis and interstitial lung diseases.We recommend planning future studies to investigate the value of NLR in patient monitoring rather than differential diagnosis.

4.
EBUS-TBİA ESNASINDA DOPPLER MOD İLE DEĞERLENDİRİLEN VASKÜLER İMAJ PATERNİNİN BENİGN VE MALİGN LENF NODU AYIRIMINDAKİ DEĞERİ
THE VALUE OF THE VASCULAR IMAGING PATTERN ASSESSED BY THE DOPPLER MODE DURING EBUS-TBNA IN DIFFERENTIATING BETWEEN BENIGN AND MALIGNANT LYMPH NODES
Nilgün YILMAZ DEMİRCİ, Can ÖZTÜRK
Sayfalar 87 - 92
Giriş: Endobronşiyal ultrasonografi kılavuzluğunda transbronşial iğne aspirasyonu (EBUS-TBİA), lenf nodu tanısı için yüksek verim sağlayan minimal invaziv bir prosedürdür. Bu çalışmanın amacı benign ve malign lenf nodunun (LN) ayırıcı tanısında EBUS-TBİA sırasında lenf bezlerinin doppler mod özelliklerinin kullanımını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: EBUS, altta yatan hastalığa bakılmaksızın mediastinal lenfadenopatisi bulunan 151 hastaya uygulandı. LN' nin özelliklerini öngörmek için şu kriterler değerlendirildi; çap, şekil, sınır özellikleri, ekojenite, merkezi hiler yapı ve kan akışı. Kan akımı ölçütleri histopatolojik sonuçlar ile korele edildi ve duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler (PPV ve NPV) hesaplandı. Bulgular: Yüz elli bir hastada 229 LN analiz edildi. LN' larının %83.3' ü malign, %16.7'si benign olarak değerlendirilmişti. Grade 0 ve I kanlanmayı "benign", Grade II ve III kanlanmayı "malign" olarak tanımladığımızda duyarlılık, özgüllük, NPV, PPV ve tanısal doğruluk oranı sırasıyla %83.2, %66.7, %69.7, %82.3 ve %74.0 idi. Tartışma: Rutin EBUS işlemleri sırasında ultrason kriterlerinin değerlendirilmesi kolaylıkla uygulanabilir ve tekrar edilebilir. Power / Renkli Doppler modu ile LN' nin kanlanmasının değerlendirilmesi klinisyene doğru hedefte zaman tasarrufu açısından yardımcı olacaktır.
Introduction: Endobronchial ultrasound-guided transbronchial needle aspiration (EBUS-TBNA) is a minimally invasive procedure with a high yield for lymph node diagnosis. The aim of this study was to assess the utility of doppler mode features of lymph nodes during EBUS-TBNA in differentiating benign and malignant lymph node (LN). Material and Methods: EBUS was performed in 151 patients with mediastinal lymphadenopathy irrespective of the underlying disease. The following criteria were evaluated to predict feature of LN: diameter, shape, distinct margin, echogenicity, central hilar structure and blood flow in a LN. Blood flow criteria were correlated with the histopathological results and the sensitivity, specificity, positivenegative predictive values (PPV and NPV) and diagnostic accuracy rate were calculated. Results: Two hundred twenty nine LN in 151 patients were analysed. 83.3% of LNs were found malignant, 16.7% of LNs were found benign. When we defined Grade 0 and I as “benign”and Grade II and III as “malignant” the sensitivity, specificity, NPV, PPV, and diagnostic accuracy rate were 83.2%, 66.7%, 69.7%, 82.3% and 74.0%, respectively. Discussion: The assessment of ultrasound criteria during routine EBUS examinations is feasible and reproducible. Vascular image patterns of LN using Power/Color Doppler mode will help the clinician in terms of time saving at right target.

5.
SARKOMATOİD AKCİĞER KARSİNOMLARI
SARCOMATOID CARCINOMAS OF THE LUNG
Y Fazlı YANIK, Yekta Altemur KARAMUSTAFAOĞLU, Adem KARATAŞ, Ebru TAŞTEKİN, Yener YÖRÜK
Sayfalar 93 - 99
Giriş: “Sarkomatoid akciğer karsinomu”, son derece nadir görülen (%0,3-1,3) az diferansiye küçük hücreli dışı akciğer kanseri türüdür. Bu olguların yarıya yakını tanı aldıklarında evre 1 olmalarına rağmen 5 yıllık sağkalım oranı %20’dir. Küratif cerrahi tedavinin adjuvan onkolojik tedavilerle desteklenmesi önemlidir. Bu çalışmada histopatolojik tanısı sarkomatoid tip akciğer karsinomu olan beş olguda prognoz ve sağkalımı irdeledik. Gereç ve Yöntem: Haziran 2012–Mayıs 2016 tarihleri arasında “Sarkomatoid tip akciğer karsinomu” olarak raporlanan ikisi kadın, üçü erkek, ortalama yaşları 62,4 (47-76 yaş) olan beş olgu retrospektif olarak tanı değerlendirildi. Prognoz, yaş, cins, sigara içme hikayesi, tümör çapı, tanı tedavi modaliteleri ve sağkalım hastane kayıtlarından analiz edildi. Bulgular: Üç olguda tümör sağ üst lob kaynaklıyken, iki olguda sol alt lob kaynaklıydı. Dört olguya anatomik rezeksiyon yapılırken, bir olguya ileri evre olması nedeniyle, sadece tanısal “Video yardımlı göğüs cerrahisi” uygulandı. Olguların tümü takipler sırasında metastaz veya tümör progresyonu nedeniyle kaybedildi. Ortalama tümör çapı, ortalama sağkalım süresi, hastalıksız sağkalım süresi ve ortalama hastanede kalış süresi sırasıyla; 5,7±1,7 cm (dağılım 3,5-8 cm), 8,6±6,9 ay (dağılım 2-18 ay), 4,8±4,3 ay (dağılım 0-10 ay) ve 5,2 ± 3,9 gün (4-12 gün) olarak hesaplandı. ETBT’lerinde (Pozitron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi) ana kitledeki ortalama P SUVmax (Standardize Maksimal Tutulum Değeri) değeri 16,9 ± 11,2 (8,5-36,2) olarak bulundu. Tartışma: Sarkomatoid tip akciğer karsinomları son derece nadir görülmesine rağmen kötü prognoza sahip, klinik ve patolojik özellikleri tam olarak aydınlatılamamış tümörlerdir. Küratif anatomik rezeksiyonlar ve beraberinde eklenecek onkolojik tedaviler uzun dönem sağkalım için tek şans gibi gözükmektedir. Bu kötü prognozlu hastalık için yapılan gen çalışmaları ve immunoterapi gelecekte yeni bir tedavi seçeneği umudu verebilir. Ancak bu nadir görülen tümörlerle ilgili daha geniş vaka serilerini içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Introduction: ‘Sarcomatoid carcinoma of the lung’ is a type of poorly differentiated non-small cell lung cancer which is seen extremely rare (0.3- 1.3 %). Although nearly half of these patients are stage 1 at the time of diagnosis1, the 5-year survival rate is 20 %. Curative surgical treatment supported by adjuvant oncological therapy is important. In this study we aim to presented prognosis and survival of five cases who were diagnosed as sarcomatoid carcinoma of the lung. Material - Methods: We rewieved retrospectively the clinicopathological data of five patients (3 men, 2 women) with a mean age 62.4 ( 47-76 years) with pulmonary sarcomatoid carcinoma who was treated from January 2005 to December 2012 in our clinic. The prognosis and age, sex, smoking history, tumor size, treatment modality and survival was analyzed by patient hospital data. Results: The tumor in three cases located in the right upper lobe, while two cases were in the left lower lobe. In four cases anatomical resection performed, one case is performed only diagnostic “Video-assisted thoracic surgery " because of the advanced stage. All patients died due to metastasis or tumor progression during the follow-up period. Median tumor diameter, survival time, disease-free survival time and length of stay in the hospital were 5.7± 1.7 cm (range 3.5 to 8 cm), 8.6±6.9 months (range 2-18 months), 4.8±4.3 months (range 0 -10 months), 5.2± 3.9 days (range 4-12 days), respectively. Median SUVmax (Maximum Standardized Uptake Value) value was measured 16.9± 11.2 (range 8.5 to 36.2 ) in main tumor. Discussion: Although ‘Sarcomatoid types of lung cancer’ are extremely rare, they have a poor prognosis and their clinical and pathological features have not been fully highlighted. Anatomic resection with curative intent and adjuvant oncologic treatments seems to be only chance for long term survival rates in these cases. In the future, gene studies and immunotherapy can give hope for a new treatment option for this poorprognosis disease. However, we need further studies with larger series of cases about these rare tumors.

6.
BUZLU CAM OPASİTESİ OLAN HASTALARDA HIV ENFEKSİYONU DÜŞÜNMEK
THINKING HIV INFECTION IN PATIENTS WITH GROUND-GLASS OPACITIES
Tuncer ÖZKISA, Ufuk TURHAN, Mehmet AYDOĞAN, Orhan YÜCEL, Erol KILIÇ, Seyfettin GÜMÜŞ
Sayfalar 101 - 104
Buzlu cam opasitesi, Yüksek Çözünürlüklü Bilgisayarlı Tomografi (YÇBT)’de vasküler ve bronşial yapıları örtmeden akciğer dansitesindeki sisli artışı tanımlayan bir terimdir. Nonspesifik bir bulgudur ve ayırıcı tanısı akut alveolar hastalıkları, enfeksiyöz durumları ve kronik interstisyel hastalıkları içeren geniş bir yelpazede değerlendirilir. Bu olgu sunumuyla, buzlu cam dansitesinden yola çıkarak Human Immunodeficiency Virus (HIV) enfeksiyonu tanısına ulaşılan bir hastayı sunmak istedik. Olgumuzda yaygın buzlu cam opasitesi olması akla ilk olarak fırsatçı enfeksiyon nedenlerini getirmiştir. Ancak hastamızdan aldığımız hikayede HIV ile ilişkili olabilecek cinsel bir temas, kan transfüzyonu ya da imuunsupresif bir durum yoktu. Buna karşın hastaya HIV zemininde gelişen Pneumocystis jiroveci Pnomonisi (PJP) ve Cytomegalovirus (CMV) enfeksiyonu tanısı konuldu. Ülkemizde HIV pozitif olan ya da şüpheli cinsel teması olan hastalar bu durumu gizleme eğilimindedirler. Bu nedenle fırsatçı enfeksiyonla uyumlu klinik, radyolojik ve laboratuvar bulguları olan hastalar yaşına ve anamnezine bakılmaksızın mutlaka HIV yönünden araştırılmalıdır.
Ground-glass opacification/opacity is a descriptive term referring to a hazy area of increased attenuation in the lung with preserved bronchial and vascular markings on the High Resolution Computerized Tomography. It is a non-specific sign and the differential diagnosis of ground-glass opacities are evaluated in a wide range including infection, chronic interstitial disease and acute alveolar disease. In this case report, we describe a patient who was diagnosed with Human Immunodeficiency Virus (HIV) infection based on the ground-glass opacities. In our case, diffuse groundglass opacities brought to mind first as the cause opportunistic infections. However, Pneumocystis jiroveci Pneumonia (PJP), Cytomegalovirus (CMV) and fungal infections often occur in the conditions of immunosuppression. In his medical history, there was no an immunosuppressive condition, sexual contact or blood transfusion, which may be associated with HIV. Even so, the patient was diagnosed with CMV and PCP, developed on the basis of HIV. In our country, the patients tend to hide this condition of suspicious sexual contact or HIV positivity. Therefore, patients who have clinical, radiological and laboratory findings consistent with opportunistic infections should be investigated with the suspicion of HIV regardless of age and anamnesis.

7.
UÇAK YOLCULUĞU SONRASI PNÖMOTORAKS: OLGU SUNUMU
PNEUMOTHORAX AFTER AIR-TRAVELLING: CASE REPORTS
Ahmet SIZLANAN, Onur AKÇAY
Sayfalar 105 - 107
Elli bir yaşında erkek hasta uçak yolculuğunun hemen ardından başlayan nefes darlığı ve göğüs ağrısı şikayeti ile başvurdu. Acil serviste çekilen posterior anterior akciğer grafide sol hemitoraksta pnömotoraks izlendi. Hastaya sol hemitorakstan tüp torakostomi uygulandı. Postoperatif dördüncü gün taburcu edildi. Taburculuğunun onuncu gününde yaptığı poliklinik başvurusunda çekilen toraks bilgisayarlı tomografisinde sol nüks pnömotoraks saptanması üzerine hastaya sol tüp torakostomi uygulandı. Elektif şartlarda video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile sol alt lob süperior segmente wedge rezeksiyon ve plevral abrazyon operasyonu uygulandı. Hasta postoperatif dördüncü gününde sorunsuz olarak taburcu edildi. Uçak yolculuğu sonrası pnömotoraks gelişmesi nadir rastlanılan bir durum olup literatür eşliğinde sunulmuştur.
Fifty-one-year-old male patient admitted with dsypnea and chest pain after air travelling. Pneumothorax was observed at the left side of the chest at chest X-ray in the emergency department. Chest tube was performed to the left side of the chest and he was discharged on the fourth postoperative day. He admitted the hospital dsypnea the tenth day after discharge, pneumothorax was detected with thorax computed tomography and tube thoracostomy was performed to again. After than we performed wedge resection to the left lower lobe superior segment and pleural abrasion via videoassisted thoracoscopic surgery (VATS). He was discharged at the fourth postoperative day. The development of the pneumothorax after air-travelling is a rare condition and we presented this case under the light of the literature.

8.
BONZAİ VE AKCİĞER
BONZAI AND LUNGS
Coşkun DOĞAN, Sevda CÖMERT ŞENER, Benan ÇAĞLAYAN, Ali FİDAN, Elif TORUN PARMAKSIZ, Banu SALEPÇİ, Nesrin KIRAL
Sayfalar 109 - 114
Kannabinoidler doğal kannabinoidler, endojen kannabinoidler ve sentetik kannabinoidler (SK) olmak üzere üçe ayrılır. Doğal kannabinoidlerin etkilerini taklit etmek için laboratuar ortamında üretilen SK’ler doğal kannabisten daha güçlü etkiye sahiptirler. Yeni nesil psiko-aktif maddelerden olan sentetik kannabinoidlerin - bonzai- kullanımı ve yaygınlığı hızlı bir şekilde artış göstermektedir. Diğer sistem ve organlara olan toksik etkileri fazla sayıda bildirilen SK’lerin akciğere toksitesi nadir görlür. Etkilerini kannabinoid reseptörleri 1 ve 2 (CR-1 ve CR-2) üzerinden gerçekleştiren SK’ler, CR 1 reseptörleri üzerinden santral sinir sistemini ve solunum merkezini etkileyerek solunum hızında azalma, hipoksi, hiperkapni ve respiratuvar asidoza yol açarlar. Bu yazıda SK kullanımı sonrası akciğer toksitesi gelişen iki olgu literatür eşliğinde paylaşılmıştır.
Cannabinoids natural cannabinoids, endogenous cannabinoids and synthetic cannabinoids (SK) to be divided into three. Synthetic cannabinoids produced in the laboratory to simulate the effects of natural cannabinoids possess potent than natural cannabis. The synthetic cannabinoids (SK) –bonzai- are in the group of new generation psychoactive substances and their utilization and prevalence are increasing rapidly. Altough toxic effects of SK to other systems and organs are reported in a large number, toxicity of SK to the lungs are rarely reported. Synthetic cannabinoids (SK) are effective via the cannabinoid receptors 1 and 2 (CR-1 and CR- 2). They can affect the central nervous system and respiratory center via CR-1 and lead to a decrease in respiratory rate, hypoxia, hypercapnia and respiratory acidosis. In this manuscript, two cases with pulmonary toxicity after using SK were presented with the discussion of literature.

9.
BİLATERAL AKCİĞER METASTAZI İLE BİRLİKTE İSKELETDIŞI YERLEŞİMLİ MEZENKİMAL KONDROSARKOM OLGUSU
CASE OF MESENCHYMAL CHONDROSARCOMA LOCATED EKSTRASKELETALLY WITH BILATERAL PULMONARY METASTASIS
Gülru POLAT, Melih BÜYÜKŞİRİN, Zekiye AYDOĞDU
Sayfalar 115 - 119
Kondrosarkomlar, göğüs duvarının osteosarkomlardan sonra en sık görülen malign kemik tümörleridir. Akciğerler en sık metastaz yeridir. Sarkomların akciğer metastazları röntgenlerde genellikle değişik boyutlarda yuvarlak nodüller şeklinde görülür. Olgumuzun 3 aydır ağrı yakınması mevcutmuş. Dış merkezde çekilen Toraks BT de her iki akciğerde multipıl nodüller, sağ hiler bölgede 3 cm boyutlarında kile saptanmış. PET BT de sağ akciğer santralinde 3x4 cm boyutlu yumuşak doku lezyonu, her iki akciğerde dağınık yerleşimli düşük düzeyde 18FDG tutulumu gösteren metastatik lezyonlar, sol skapula dorsalinde kas yapı içinde izlenen kalsifik heterojen dansitede nonmetabolik lezyon izlendi. Bu lezyona yapılan trucut biyopsi patolojisi kondrosarkom şeklinde yorumlandı. Bronkoskopik biyopsi sonucu mezankimal kondrosarkom metastazı olarak değerlendirildi. Olguyu, atipik klinik prezentasyonu, bilateral akciğer ve endobronşiyal metastazı, iskeletdışı mezankimal yerleşimli kondrosarkom olması nedeniyle sunmayı uygun gördük.
Chondrosarcomas are the most frequently occurring primary malign chest wall tumors. Lungs are the most frequent sites for metastases. Pulmonary metastases from sarcomas usually appear as round nodules of varying size on roentgenograms. Here, we report a case who has right side pain. Thoracal CT revealed multiple nodules in both lungs, right hiler mass . Nonmetabolic lesion seen in back of left scapula. Trucut biopsy revealed the diagnosis of chondrosarcoma. Bronchoscopic biopsy is evaluated as metastasis of mesenchymal chondrosarcoma. We presented the case because of atypical clinical presentation, existence of endobronchial metastasis and bilateral pulmonary metastasis and extraskeletal mesenchymal localization of chondrosarcoma.

10.
TRAKEA LASERASYONLARINDA HER ZAMAN CERRAHİ GEREKLİ Mİ?: OLGU SUNUMU
IS SURGERY ALWAYS NECESSARY FOR TRACHEAL LACERATION: CASE REPORT
Serkan YAZGAN, Soner GÜRSOY, Ahmet ÜÇVET, Tarık YAĞCI
Sayfalar 121 - 124
Entübasyona bağlı trakeal laserasyon nadir görülen bir komplikasyon olmakla birlikte, iyi yönetilemeyen olgularda morbid yada mortal seyredebilmektedir. Bu nedenle erken tanı ve tedavinin yönetimi önem taşımaktadır. Toraks dışı bir neden ile bir başka merkezde opere edilen 46 yaşında kadın hastada, ekstübasyon sonrası yüz ve boyunda cilt altı amfizemi gelişmesi üzerine, toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) çekilmiş. Ardından sağ tüp torakostomi uygulanıp 3 gün sonra sonlandırılmış. Bir haftalık takibi sonrası cilt altı amfizeminin gerilememesi üzerine, ileri tetkik ve tedavi amacı ile göğüs cerrahisi kliniğimize sevki yapılmış. Belirtildiği gibi trakea laserasyonlarında erken tanı halinde uygulanacak tedavi acil cerrahi olsa da, tanısı gecikmiş olan bu olguya özel olarak uygulanan tedavi yönetimi literatür verileri eşliğinde tartışılmış ve sunulmuştur.
Although tracheal laceration due to entubation is a frequent complication, it might be morbid and mortal without a good management. Therefore early diagnosis and treatment is important. A 46 year old female was operated for an extrathoracic disease. She was investigated with chest computed tomography (CT) because of emphysema after extubation at her face and neck. A chest tube was inserted and removed at the 3rd day. After her follow up of 1 week, due to the lack of any regression of emphysema, she was referred to our department for futher investigation and management. As it is mentioned, although in case of early diagnosis the treatment of tracheal laceration is surgery, specifically to this late diagnosed patient the management of treatment is discussed under the light of the literature.

LookUs & Online Makale